Horoloji ve Hikayeleri 10 dk okuma

L’Artisan Kurucusu Arnaud De Bal ile Röportaj: Bağımsız Saatçiliğin Genç Yüzü

Yayımlandı Güncellendi
L'Artisan Arnaud De Bal
L'Artisan Arnaud De Bal

Bağımsız saatçilik denildiğinde akla çoğu zaman İsviçre’de küçük bir atölye, onlarca yıllık eğitim ve arkasında uzun bir sektör geçmişi bulunan bir saat ustası geliyor. Arnaud De Bal’ın hikâyesi ise oldukça farklı bir noktadan başlıyor.

L’Artisan’ın gelecek planlarında yer alan mine işinin teknik temelini, emaye kadran rehberimizde üretim aşamalarıyla birlikte bulabilirsiniz.

L’Artisan’ın gelecek planlarında yer alan mine işinin bağımsız bir atölyede nasıl uygulandığını, O&HoraPictor emaye saatçilik röportajında ayrıntılı biçimde okuyabilirsiniz.

Belçika merkezli L’Artisan’ın arkasındaki De Bal, saat yapımını geleneksel bir saatçilik okulunda öğrenmedi. Küçük yaşta başlayan saat merakı zamanla kendi saatini yapma isteğine dönüştü. Ardından deneme, hata ve büyük ölçüde kendi kendine öğrenilen üretim süreçleri geldi.

Ailemde bu tür bağımlılık derecesindeki tutkuyu paylaşan kimse yok, dolayısıyla bildiğim neredeyse her şeyi kendim öğrendim. Uygulamalı ekonomi okudum ve yüksek lisansa başladım fakat bir noktada günlerimi gerçekten geçirmek istediğim yerin atölye olduğu açık hale geldi. Programı bıraktım ve tamamen markaya odaklandım. Bugün hâlâ işin içindeyim: döküm, işleme, lazer gravür, mine işi, kadranlar, montaj ve finishing.

Saatleri sevmekten saat yapmaya

Bersenti: Saatlere henüz 16 yaşındayken ilgi duymaya başladın ve sadece bir yıl sonra, herhangi bir resmi eğitim veya sektör bağlantın olmadan kendi saatini yapmayı denemeye karar verdin. Seni yalnızca saatleri sevmekten gerçekten onları üretmek istemeye götüren şey neydi?

Arnaud De Bal: Liseden mezun olmak üzereydim ve ailem belirli bir bütçe dahilinde bana bir saat alma nezaketinde bulundu. Ne seçeceğimi düşünerek ve seçeneklere bakarak çok zaman geçirdim. Vintage saatler beni her zaman cezbetmiştir: tasarımları, hikâyeleri ve her şeyden önce kadranları. Özellikle de taş kadranlar.

Problem basitti. Vintage saatlerde bu kadranlar tamamen erişimimin dışındaydı ve o dönemde piyasada gerçek anlamda neredeyse hiçbir alternatif yoktu. Bugün çok daha yaygın hale geldi ancak o zaman benim seviyemde böyle bir seçenek yoktu. Bu da beni düşünmeye itti: Kendim için taş kadranlı bir saat yapamaz mıydım? Hiçbir zaman bir marka kurma planım yoktu. Taş kadranları çok sevdiğim için kişisel kullanım amacıyla tek bir saat olması gerekiyordu.

Kendi kendine saat yapmayı öğrenmek

Bersenti: Özünde kendi kendini yetiştirmiş bir saat ustasısın. Bugün geriye baktığında, ilk yıllarında yaptığın ve sana muhtemelen herhangi bir resmi eğitimden daha fazla şey öğreten belirli bir hata veya başarısızlık var mıydı?

Arnaud De Bal: Kendi kendini yetiştirmek aynı anda hem bir lanet hem de bir nimet. Lanet, çünkü kesinlikle her şeyi kendi başınıza çözmek zorundasınız ve başlangıçta çok yavaş ilerliyorsunuz. On yedi ile yirmi yaş arasındaki yıllarım uzun bir öğrenme eğrisiydi. Saatleri söküyordum ve başlangıçta onları tekrar bir araya bile getiremiyordum. Çok sayıda kadran kırdım ve gerçekten çok fazla taş kadran kırdım.

Ama lanetin kendisi aynı zamanda nimet. Çoğu saatçilik okulunda bir şeyi yapmanın tek bir doğru yolu vardır; gerçekte ise bir problem birçok farklı şekilde çözülebilir. Kendi kendinize öğrenmek sizi eleştirel düşünmeye ve başarısızlığı doğrudan deneyimlemeye zorluyor. Okulda bir projeyi mahvettiğinizde bunu hissedersiniz ama kendi markanız için bir saati mahvettiğinizde finansal darbeyi de hissedersiniz. O ders akılda kalıyor.

Ancak asıl itici güç merak. Neredeyse takıntılı seviyede ilgili olmak, kendi kendine öğrenilen bu yolda hızlı hareket etmenizi sağlayan şey. Saatlere ve saat yapımının arkasındaki süreçlere ne kadar takıntılı olduğum nedeniyle bana sık sık spektrumda olup olmadığım soruluyor. Hiçbir zaman resmi olarak teşhis edilmedi ama muhtemelen böyle bir şeyin de bunda payı vardır.

Bir saatin görünmeyen zorluğu

Bersenti: Bugün montaj, polisaj ve finishing hâlâ Belçika’daki kendi tezgâhında gerçekleşiyor. Saat yapımının müşteriye nispeten basit görünen fakat aslında iyi şekilde uygulanması inanılmaz zor olan bir bölümü nedir?

Arnaud De Bal: Benim için en zor bölüm yeni bir parçanın arkasındaki tüm Ar-Ge süreci. Sektör genelinde çok iyi tasarımcılara sahip pek çok marka var ancak üretim tamamen outsource ediliyor. Bunun sonucunda gerçekte üretilmesi son derece zor şeyler tasarlanıyor. Giderek daha fazla süreci kendi bünyemize alarak estetik tasarımı doğrudan üretim sürecinin kendisiyle entegre ediyoruz ve bizim seviyemizde bunu yapan çok az marka var.

Somut bir örnek vereyim: Benim taktığım rose gold prototip. Kasa istediğim şekilde işlenemediği için döküm yapılması gerekiyordu. Ölçüler doğru olana kadar beş kez döküm yapıldı çünkü altın soğurken küçülüyor ve sonrasında kasanın hâlâ su geçirmez kalması gerekiyor. Ardından kusurlar lazerle kaynaklanıyor, zımparalanıyor ve ayna polisajı yapılıyor. Müşteri açısından baktığınızda ise bu yalnızca polisajlı bir altın kasa.

Bu bilgiyi oluşturmak zor çünkü tek bir konuda uzman olmak yerine üretimin her aşamasından biraz anlamanız gerekiyor. Ancak bunların tamamının zaman içinde birikeceğine ve gelecekte aklımdaki projelerde işe yarayacağına inanıyorum.

Taş kadranlardan fosillere

Bersenti: Taş kadranlar L’Artisan’ın imzalarından biri haline geldi ve istediğin sonuca ulaşmadan önce yaklaşık altı ay boyunca araştırma ve denemeler yaptın. Doğal ve sıra dışı materyallerde seni bu kadar büyüleyen şey ne ve bir materyale bakıp “Bu bir kadrana dönüşebilir” demeni sağlayan nedir?

Arnaud De Bal: Yaptığım ilk saatte lapis lazuli kadran vardı. O zamanlar hâlâ oldukça özgündü ve bu kadranlara çok sık rastlamıyordunuz. Günümüzde taş kadranlar her yerde ve açıkçası bu beni sıkmaya başladı, bu yüzden başka yerlere bakmaya başladım. Taş dünyası inanılmaz büyük ve bunun çok büyük bir kısmı saatçilikte hâlâ tamamen keşfedilmemiş durumda.

Fosilleşmiş materyallere bakmaya başladığım anda kafamda bir ışık yandı. Dürüst olmak gerekirse çalışacağını düşünmüyordum. Yine de denedim. Jurassic’te ilk kesim hiç başarılı olmadı: bir kilogramlık taştan sekiz kadran çıkarabildik, yani materyalin yüzde 99’undan fazlası atık oldu. Fakat fikri, hikâyeyi ve görünümü o kadar sevdim ki bu yolda devam etmek istedim.

Bugün L’Artisan’ın piyasadaki daha ilginç taş kadran markalarından biri haline geldiğini söylemenin adil olduğunu düşünüyorum. Elimizde çok sayıda son derece özel materyal bulunuyor ve bunların çoğu henüz piyasaya çıkmadı veya piece unique programımız için ayrılmış durumda.

Dinozor kemiği ne zaman zanaata dönüşür?

Bersenti: Jurassic gibi modellerle gerçek fosilleşmiş dinozor kemiğiyle çalışacak kadar ileri gittin. Sence sıra dışı bir materyalin kullanılması hangi noktada gerçek zanaata ve saatçiliğe dönüşüyor, hangi noktada yalnızca bir pazarlama numarası olma riski taşıyor?

Arnaud De Bal: Arada çok ince bir çizgi var. Tam olarak bu nedenle her materyalden çok sınırlı drop’lar yapıyoruz; onları özel tutmak için. Ama bunun pratik bir cevabı da var: istesem bile Jurassic’ten yüz adet üretmek mümkün olmazdı. Bu kadar saati yapmaya yetecek kalitede materyal bulamazsınız. Bence bu soruyu kusursuz biçimde cevaplıyor. Limiti pazarlama değil, materyalin kendisi belirliyor.

Bu nedenle Jurassic’i sonlandırmaya da karar verdim. Üretimden kaldırılacak ve ilgiyi hak eden başka ilginç materyallere geçeceğim. Hâlâ çalışmak istediğim şeylerden oluşan uzun bir listem var. Gelecek vizyonum bu taşları başka zanaat türleriyle birleştirmek: guilloché, el gravürü, mine. Sıra dışı bir materyalin yenilik olmaktan çıkıp gerçek saatçiliğe dönüştüğü yer burası.

Microbrand mi, bağımsız saatçilik mi?

Bersenti: L’Artisan kendisini bağımsız Belçika saatçiliği olarak tanımlıyor. Fakat bugün bir microbrand, bağımsız bir marka ve bağımsız bir saat ustası arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. L’Artisan’ı bu tabloda nerede görüyorsun ve “bağımsız saatçilik” kişisel olarak senin için ne ifade ediyor?

Arnaud De Bal: Çizginin giderek bulanıklaştığı doğru. Bana göre bağımsız marka, çok küçük bir grup insan tarafından yönetilen, az sayıda saat üreten ve kararlarını kendi veren bir markadır.

L’Artisan biraz özel bir örnek çünkü markayı ve başarısını gerçekten daha sonra uygulayabileceğim bilgi birikimini oluşturmak için kullanıyorum. Şu anda doğrudan bağımsız saatçilik alanına girecek projeler üzerinde çalışıyoruz; çok sayıda parça kendi bünyemizde üretilecek ve komponentler elde finish edilecek. Henüz çok fazla şey söyleyemem ama ortaya çıktığında etkileyici olacak.

Markayı bu yöne doğru götürmeye başladım çünkü ilgim giderek üretim süreçlerinin kendisine kayıyor. Son dönemde çok fazla yeni saat piyasaya çıkarmamamın nedeni de bu. Planlarımızdaki projeler ciddi bir seviye atlama olacak.

L’Artisan kendi mekanizmasını yapacak mı?

Bersenti: Jurassic ile bir micro-rotor mekanizmaya da geçtin; bu da L’Artisan’ın yavaş yavaş yalnızca kadranın ötesinde daha iddialı hale geldiğini düşündürüyor. Bir mekanizma seçerken senin için en önemli şey nedir? Ve uzun vadede ciddi biçimde modifiye edilmiş, hatta tamamen L’Artisan’a ait bir kalibre geliştirmek gibi bir hayalin var mı?

Arnaud De Bal: Başlangıçta mekanizma benim için o kadar önemli değildi. Önemsediğim şey kadrandı. Artık kadranlarımız konusunda memnun olduğum bir seviyeye ulaştığıma göre mekanizma tarafına ciddi biçimde bakmaya başladım.

Bahsettiğim gibi, şu anda bazı parçaların kendi bünyemizde üretilip finish edilen komponentlerle değiştirildiği İsviçre mekanizmaları kullanan birkaç proje üzerinde çalışıyoruz. Gerçekçi bir sonraki adım bu ve size inanılmaz fazla şey öğretiyor. Nihai hayal elbette tamamen kendi bünyemizde bir kalibre üretmek ve bunun gelecekte marka için gerçekleşecek bir şey olduğuna oldukça eminim.

Daha fazla saat mi, daha iyi saat mi?

Bersenti: L’Artisan saatleri bugün 40’tan fazla ülkede kullanılıyor ancak her saat hâlâ senin ellerinden geçiyor. Talep bir anda beş katına çıksaydı ekip kurup üretimi artırmayı mı tercih ederdin, yoksa L’Artisan’ı bilinçli şekilde küçük ve sınırlı bir atelier olarak mı tutardın?

Arnaud De Bal: Daha fazla üretip kalitenin düşmesine izin vermek yerine daha yüksek kalitede daha az parça üretmeyi tercih ederim. Bu benim için zor bir seçim değil.

Aslında ekip oluşturmaya başladım. Şu anda iki saat ustası benimle yarı zamanlı çalışıyor. Fakat önemli nokta şu: talep bir anda arttığı için burada değiller. Markanın vizyonu ve geliştirdiğimiz yeni prototipler üzerinde benimle birlikte çalışıyorlar. Dolayısıyla yön net: daha üst segmente doğru ilerlemek ve genel olarak daha az sayıda saat üretmek.

Logosuz bir L’Artisan nasıl tanınır?

Bersenti: Bir L’Artisan saatinden logoyu tamamen kaldırdığımızı düşünelim. Gelecekte koleksiyonerlerin hangi tasarım veya zanaat kodlarını hemen fark edip “Bu kesinlikle bir L’Artisan” demelerini istersin?

Arnaud De Bal: H. Moser & Cie.’den çok fazla ilham alıyorum. Kadranın üzerine odanın diğer ucundan görebileceğiniz büyük bir logo koymuyorlar ama yine de bir Moser’ı kadranından anında tanıyabiliyorsunuz. L’Artisan için tam olarak istediğim şey bu.

Materyalin kendisi, kesilme ve finish edilme biçimi ve ileride etrafındaki el işçiliği yeterli olmalı. İsim ortadan kaybolduğunda hâlâ saatin kime ait olduğunu biliyorsanız işimizi yapmışız demektir.

Bağımsız saatçilik gerçekten altın çağını mı yaşıyor?

Bersenti: Bağımsız saatçilik muhtemelen hiç olmadığı kadar görünür durumda fakat aynı zamanda neredeyse her hafta yeni microbrand’lerin ortaya çıktığını görüyoruz. Sence gerçekten bağımsız saatçiliğin altın çağını mı yaşıyoruz, yoksa iyi pazarlamanın bazen iyi saat yapımından daha önemli hale geldiği bir noktaya mı ulaşıyoruz?

Arnaud De Bal: Bağımsız saatçiliğin altın çağını yaşadığımızı düşünmüyorum. Bunu daha çok Covid döneminde yaşananların ardından gelen bir sonuç olarak görüyorum. İnsanlara büyük markalar tarafından kötü davranıldı ve istedikleri saatleri alamadılar; aynı zamanda saatler konusunda çok daha eğitimli hale geldiler.

Bağımsız dünyada fiyatına karşılık alınan değerin çoğu zaman önemli ölçüde daha yüksek olduğu bir gerçek. Bana göre bağımsız markaların gelişmesinin asıl nedeni bu. İkinci neden yakınlık. Küçük bir markada saati yapan kişiyle konuşabilirsiniz ve çoğu zaman kişiselleştirilmiş bir şey sipariş edebilirsiniz; bu büyük maison’larda mümkün değil.

Bu nedenle mevcut gidişatın uzun vadede devam edeceğini düşünüyorum.

On yıl sonra L’Artisan

Bersenti: Son olarak yaşını hikâyeden tamamen çıkaralım. “Genç saat ustası” veya “genç kurucu” gibi etiketleri unutalım. Bundan on yıl sonra bir koleksiyoner L’Artisan ismini duyduğunda, markayla ilişkilendirmesini istediğin tek şey nedir?

Arnaud De Bal: Özgün ve cesur fikirler. Başka hiç kimsenin düşünmediği şeyleri denemek. Mekanik tarafta değil çünkü orada hiçbir zaman büyük markaları yenemeyeceğiz; ama materyal kullanımında bunu yapabiliriz.

Gerçek bir fark yaratabileceğimiz yer burası: saatçilikte daha önce hiç kullanılmamış materyalleri kullanmak, bir şey başarılı olana kadar birçok farklı şey denemek.

Aynı zamanda şirketi genç tutmak istiyorum; hâlâ hata yapmamıza izin verilen bir şirket. Ne kadar fazla hata, o kadar iyi çünkü gerçek inovasyonun geldiği yer burası. Hiç denemeyenler hiçbir zaman yeni bir şey keşfedemez.

On yıl sonra da bunun hâlâ doğru olmasını umuyorum.

Okumaya devam edin

Berk Öztoprak

Berk Öztoprak

Ben Berk Öztoprak, 12 yıldan fazladır dijital sektörde çalışıyorum. Bu dijital deneyimlerimle beraber en sevdiğim hobim olan mekanik saatler, X(Twitter)'te başladığım saat haberleri serüvenim artık bir medyaya dönüşsün istedim. Artık bütün sosyal mecralar ve Bersenti'de yazıyorum.

Bir yanıt yaz

Your email address will not be published.

Are you human? Please solve:Captcha


Bu Yazıları Kaçırma

NAOYA HIDA & Co.

Naoya Hida & Co.: “Modern-Vintage” Japon Bağımsız Saatçiliğinin Hikayesi ve En Önemli Modelleri

Naoya Hida & Co. saatlerini ilginç yapan şey “az üretim”
Cem Yılmaz'ın kolunda Seiko Pogue kronograf saat detay görseli

Seiko Pogue – Cem Yılmaz

1972 yılında 60-70 dolara alınan bir saat nasıl isim yapacaktı?